ÖZGÜRLÜK BAĞLAMINDA MÜRTEDİN DURUMU

        “Riddet” de denen “irtidadın” sözlük anlamı; bir şeyden başka bir şeye dönmek demektir. Buna göre mürted (irtidat eden), İslam dininden küfre, inkara dönen kişi demektir.[1] İrtidadın gerçekleşmesi için gereken şartlar da göz önünde bulundurulmak suretiyle irtidat ve mürted terimleri şu şekilde tanımlanabilir: “Akıllı, büluğa ermiş, müslüman erkek veya kadının, zorlama olmaksızın irtidat kasdı ile, İslam Dininde zorunlu olarak inanılması gereken temel şeyleri tamamen veya kısmen inkar etmesine irtidat, bunu yapana mürted denir.[2]

 

         “Alimler arasındaki yaygın kanaate göre, İslam dininden çıkan mürted, tövbe ederek geri dönmezse öldürülür.[3] İrtidat eden erkeğin öldürülmesi lazım geldiği hakkında ilim ehli icma etmiştir. Hanefiler hariç, cumhura göre irtidat eden kadın da öldürülür... Hanefilere göre, irtidat eden kadın öldürülmez, ancak İslam’a dönmesi için zorlanır. Zorlamak da, İslam’a dönesiye ya da ölesiye dek hapsedilmesi şeklinde olur. Öldürülmeme esprisi de şudur: Öldürülme, küfür sebebiyle değil, savaşın şerrini önlemek için caiz kılınmıştır. Kafir olmanın cezası, Allah katında, öldürmekten daha fazladır. O yüzden öldürme cezası savaşa fiilen katılana mahsus sayılır ki o da kadın değil erkektir. Çünkü kadın, sadece niyeti sebebiyle savaşçı kabul edilemez.”[4]

 

         Mürtedin öldürülme gerekçesi olarak, genelde toplumu ifsad etmesi, parçalaması ve maddi-manevi istikrarsızlığa sebep olması gösterilmektedir. Örneğin konu hakkında Mevdudi’nin değerlendirmesi şu şekildedir: “İslam’ın mürtedlerle ilgili hükmünün gayesi, onları İslam üzere kalmaya zorlamak değildir. Bundan maksat, devletin esası olan İslam toplumunu parçalanma ve çözüntülerden (disintegration) korumaktır. İslam Şeriatı, İslam Devleti hudutları içerisinde yaşayan bir müslümanın İslam’ı bırakmasına müsaade etmediği gibi, yine İslam Devleti sınırları içerisinde yaşayan bir gayr-ı müslim zımminin devlete karşı gelmesine ve onun hükümranlığını kabulden kaçınmasına da müsaade etmez. Bildiğim kadarıyla, yeryüzünde hiçbir devlet kendisine vücut veren ana unsurların ve temel değerlerin çözülme ve parçalanmasına müsaade etmez! Bu konuda İslam’a girmemiş olanlarla, girdikten sonra çıkanları diğer ilim erbabı da ayrı mütalaa ediyorlar. Dünyada bu iki zümreye de aynı gözle bakacak ve her ikisine de aynı muameleyi yapacak hiçbir kimse olmasa gerek! Mesela, Amerikan vatandaşlığına veya İngiliz milliyetine girmemiş bir kimseyle, bu vatandaşlık ve milliyeti kabul ettikten sonra terk eden bir kimse aynı mı görülür? Yine Amerika Birleşik Devletleri’ne henüz katılmamış bir eyaletle, Amerika’dan kopmuş ve ayrılmış bir eyalet bir tutularak her ikisine de aynı muamele yapılır mı?”[5]

 

         Mevdudi’nin sözkonusu değerlendirmesinde isabetli yönler olmakla birlikte, İslam toplumunun birlik ve bütünlüğünü, dinden dönmek isteyen fertlerin bu isteklerine karşı çıkmakla koruduğunu söylemek tartışmaya açık bir meseledir. Çünkü, parçalanma ve çözülme sırf bu gibi kimseler yüzünden olacaksa, o taktirde birlik ve bütünlük “birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi”[6] olma özelliğinden yoksun, içi kof bir görüntüden başka bir şey değildir. Hem de bu gibi kimseleri, dinde kalmaya zorlamak, birliği daha da bozabilir. Zira tövbe etmediği taktirde öldürüleceğini bilen bir kimse, kendi canını kurtarmak için belki de münafıklık yaparak sureta bir tövbede bulunacaktır. Gizli ve sinsi küfrün de aleni-açık küfürden topluma daha zararlı olacağı açıktır. Nasıl ki, kesirli sayılar çarpıldıkça küçülürler, bu kabilden bireyler de, zorla İslam bünyesinde kalmaya itilirlerse, münafıkça ve sinsice zarar verebilirler.

 

         İmam Ebu Yusuf, 3 gün süreyle tövbe teklif edilmesi taraftarı olmakla birlikte, erkek mürtedin öldürüleceği görüşündedir. Ancak kadın mürtedin, erkek mürtedden farklı mütalaa edilmesi gerektiğini söyler. Ebu Hanife’nin, Asım b. Ebi Rezin vasıtasıyla İbn-i Abbas’tan naklettiği rivayete dayanır. Rivayette kadın mürtedlerin öldürülmeyeceği[7] söz konusu edilir.[8]

 

         “İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler” kitabının yazarı Servet Armağan’ın değerlendirmesi, şu şekildedir: Ridde ismi verilen dinden çıkma suçu, laik ceza hukukunda suç kabul edilmemiştir. İslam Dininden çıkan kimsenin, çevresine ve topluma devamlı zarar vereceği kabul edildiği için böyle bir hareket cezalandırılmıştır.[9]

 

         Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat isimli eserinde, mürtedin öldürülme gerekçesini şu şekilde izah etmektedir: “Bir müslüman, İslamiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenab-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemalata medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslamiyet nazarında harbi kafirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalaha etse; dahilde olsa, cizye verse İslamiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer.”[10] Özetle; Bediüzzaman da mürtedin öldürülme gerekçesini, vicdanının bozulmasıyla birlikte toplumsal hayata zararlı olmasına kendi tabiriyle bir zehir hükmüne geçmesine bağlıyor.

 

         Görüldüğü gibi, mürtedin öldürülmesinin illeti olarak ileri sürülenler, “mürted dinden döndüğü için öldürülür” tarzındaki bir gerekçeden ziyade, toplumsal hayatı bozması, ifsad etmesi, istikrarsızlığa sebep olması, İslam Devletiyle savaşması gibi unsurlarda yoğunlaşmaktadır. Öyleyse; mürtedin sırf dinden döndü diye öldürülmeyeceği konusunda neredeyse bir fikir birliği mevcuttur. Bu husus “dinde zorlama yoktur...”[11] ilkesinin temel esprisi açısından önem arz etmektedir.

 

         Kur’an’da; dinden dönenin, dünya ve ahirette amellerinin batıl olup boşa gideceği ve ahirette çetin bir azaba çarptırılacağı dışında, açık bir müeyyide bulunmamaktadır. “...Sizden kim dininden döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün yaptıkları dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır.”[12] Ayetteki “kim dininden döner ve kafir olarak ölürse” açıklaması, mürtedin her hal ü karda öldürülmeyip kafir olarak ölmesine fırsat ve imkan tanınabileceği anlamını da içermektedir. Şu ayet-i kerime de bu anlamı desteklemektedir: “Kitap Ehlinden bir bölümü dedi ki; iman edenlere indirilen mesaja gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise inkar edin. Belki onlar da dönerler.”[13] Kitap ehlinden bir kısmının gündüzün başlangıcında inanıp, bitiminde ise inkar etmesi bir irtidat olayıdır. Ancak, Kur’an-ı Kerim, onların müslümanları dinlerinden dönmeye sevk etmek amacıyla yaptıkları bu davranışlarını, fiili isyan içermediği için had ile veya herhangi bir somut hukuki yaptırımla cezalandırmamıştır.

 

         Hz. Peygamber mürted hakkında şöyle buyurmuştur: “Dinini değiştireni öldürün.”[14] Bir başka hadis şu şekildedir: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın Resulü olduğuma şahitlik yapan hiçbir müslümanın kanı helal değildir. Ancak şu üç kişi müstesnadır. (1). Zina eden evli, (2). Bir başkasını kasden öldüren kişi, (3). Dinini terk edip cemaatten ayrılan şahıs.”[15] Ebu Davud ve Nesai’de geçen şu hadis de dikkat çekicidir. “Müslüman’ı öldürmek şu üç sebep hariç helal değildir. Zina eden evli recmedilir. Müslüman’ı kasden öldüren, öldürülür. İslam’dan çıkarak Allah ve Resulü ile harbe tutuşan kişi ya öldürülür, ya asılır, ya da sürgün edilir.”[16]

 

         Buhari’nin zikrettiğimiz ikinci hadisi, birinci hadisin tefsiri hükmündedir. Yine ikinci hadisteki “cemaatten ayrılan” ifadesi “dinini terk eden” ifadesinin sıfat-ı müekkidesi olup, hariciler gibi İslam cemaatinden her ne maksatla olursa olsun ayrılan tüm grupların, silahlı saldırıda bulunup fesat çıkardıkları taktirde öldürülebileceklerini düşündürmektedir. Üçüncü hadiste, öldürülme dışında asılma (gerçi bu da öldürme ile aynı kapıya çıkar) veya sürgün edilme cezalarının da verilebileceğinin ifade edilmesi dikkat çekicidir.

 

         Hz. Peygamberin naklettiğimiz mürtedle ilgili sözlerinden, İslam’dan çıkıp toplumdan ayrılarak Allah ve Resulü ile yani yasal ve meşru düzenle harbeden mürtedin öldürülmesinin, uygulanabilecek cezalardan biri olduğu, öldürmenin alternatifsiz yegane ceza olmadığı anlaşılmaktadır. Yine rivayetlerden öldürme cezasının, kişinin irtidadından ziyade, harp halinde oluşundan dolayı verildiği de anlaşılmaktadır.

 

         Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında, mali görev olan zekatı vermeyenlerle savaşılmasının sebebi; muhaliflerin zekatı vermemekte direnmeleri ve Hz. Ebu Bekir’in de almak için ısrarlı tavrıdır. Yoksa savaş, bir grubun zekatın farz olduğunu inkar etmeleri karşısında, bunun farz olduğuna inandırmak için yapılmamıştır. Kişiler zekatı ödemekten kaçınırlarsa, farz olduğunu kabul etseler bile, zekatı verinceye kadar kendileri ile savaşılır. Bu olay, meşru yönetime haksız bir isyan ve bunun bastırılması şeklindedir. Günümüzde de, güçlü devletler vergisini vermeyenden zorla alır, bu durum inanç hürriyetine baskı anlamına gelmez.

 

         Kanaatimizce, irtidatla ölüm cezasının özdeşleştirilmiş olmasında, tarihte irtidat edenlerin büyük çoğunluğunun fiili isyanlarda bulunması etkili olmuştur. Öyle ki, irtidat eden isyan eder anlayışı, bir kaide gibi zihinlerde yer etmiştir. Nitekim daha önce de ifade ettiğimiz gibi, büyük çoğunlukla mürtedin dinden döndüğü için değil de İslam toplumunu ifsad edip, çevresine ve topluma sürekli zarar vereceği kabul edildiği için[17] öldürülmesi gerektiği ifade edilmişti. Ancak tarihte böyle olmuş olması, tüm zamanlarda istisnasız bütün mürtedlerin de böyle olacağını gerektirmez. Silahlı ayaklanma  ile İslam toplumuna zarar vermeye kalkışmadıkça, mürtedin ölümle cezalandırılmaması, delillerle birlikte zamanın şartları açısından da isabetlidir.[18] Mürtedin silahlı olarak ayaklanması safhasına kadar, müslümanların müteyakkız olmaları ve irtidat durumundaki kişileri irşad ve ıslah etmeye çalışmaları gerekir. Sözün özü; insanlar zorla iman ettirilemez ve zorla iman içinde tutulamaz.


[1] Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, VII, 462-463; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Basın-Yayın Ltd., İstanbul 1990, II-257

[2] Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, VII, 463–465

[3] Bk., Şafii, Muhammed b. İdris, Er-Risale, Tahkik ve Şerh: Ahmed Muhammed Şakir, el-Mektebetu’l-İlmiyye, Beyrut tsz., s.480 (İmam Şafii, söz konusu eserinde, tafsilata girmeden İslam’dan dönen mürtedin öldürüleceğini ve bu hükmün sabit olan bir ilme dayandığını ifade etmektedir.); Derveze Muhammed İzzet, Ed-Düsturu’l-Kur’ani ve’s-Sünnetu’n-Nebeviyye Fi Şuuni’l-Hayat, İsa Babi Halebi Matbaası, 1966,         II, 373-374;  Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, II, 258-259

[4] Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, VII–465

[5] Mevdudi, Modern Çağda İslami Meseleler, s.228–229

[6] “Şüphesiz ki Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” 61 Saff 4

[7] İrtidat eden kadının Hanefiler nezdindeki öldürülmeme gerekçesi, daha önce geçtiği üzere, kadının savaşa fiilen katılmaması, potansiyel savaşçı olmamasıdır.

[8] Bk., Ebu Yusuf, Ya’kub b. İbrahim, Kitabu’l-Harac, Selefiyye Matbaası, Kahire 1382, III. Baskı,   s.180-181

[9] Armağan Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s.138–139

[10] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Zehra Yayıncılık, İstanbul 1998, s.499

[11] 2 Bakara 256

[12] 2 Bakara 217

[13] 3 Al-i İmran 72

[14] Buhari, Cihad, 149; İ’tisam, 28

[15] Buhari, Diyat,66; Müslim, Kasame, 25–26

[16] Ebu Davud, Hudud,1; Nesai, Kasame, 14

[17] “İrtidat tabii olarak, siyasi bir hıyanet kabul edilir ve bu ağır suç beraberinde bir takım müeyyideleri getirir. Fakat tarihte görülmüştür ki, bunlar kullanım alanı bulamamışlardır...” Muhammed Hamidullah, İslam Anayasa Hukuku, s.222

[18] Örneğin; zina, kazif ve hırsızlık gibi en açık ve kesin hadler hakkında Mevdudi şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Yüce Allah, zina ve kazif suçlarını işleyen bir insan için böylesine kesin iki cezayı, kadınların süslenip açılarak sokaklara çıkmadıkları, müstehcen ve açık-seçik resimlerin bulunmadığı, aşk ve seks romanlarının yayınlanmadığı, şehevi hisleri tahrik edici sahne ve oyunların olmadığı, insanların kolayca evlenebildikleri ve fesih, tefrik, talak ve hulu’ gibi İslami hükümlerin tam tamına uygulandığı bir cemiyet için koymuştur... Zina ve kazif cezaları için söylediklerimiz, hırsızlık cezası için de geçerlidir. Hırsızlık cezası, faizin serbest olduğu, zekatın verilmediği, adaletin bir ticaret metaı gibi alınıp satılarak el değiştirdiği, ağır ve haksız vergiler sebebiyle temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının anormal bir şekilde yükseldiği ve alınan vergilerin tümünün ancak lükse, israfa ve mutlu azınlığın refahına harcandığı bir cemiyet için konmamıştır.” Mevdudi, Modern Çağda İslami Meseleler, s.274-276

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !